Bu Blogda Ara

28 Aralık 2013 Cumartesi

Buyurun bakalım bir soluk nefese





Buyurun bakalım bir soluk nefese

Erenlerden bilgi aldık doymadık
Kuranı açtık okuduk hala usanmadık
Kuranı okuyunca dünyadan vaaz geçtik
Ey insanlar kanatsız günde beş vakit uçtuk
Âlemlerin Rabbi ile secdede de buluştuk

Bir nefeslik ömür için gönül yıkmaya gerek yok
Unutarak Allah’ı O Resulü dünya ve ahreti yıkmak yok
Seçeceksen kendine önder İşte Allah gönderdi ya sana O Resulü
Ondan gerisi boştur, abesle iştigaldir.

Mezarın ölçüsü bir arşın kefendir
Alır bedeni tekrar verir kıyamette verendir
Yaptınsa iyilik namaz dua ve salâvat
İkinci hayatta bulursun yeni huzurlu bir hayat

Allah ve Resulü ile olmazsan hayat olur karanlık
Figanın arşa çıksa duyan olmaz gönüller olmuş mezarlık
Seni duyacak olan Allah ve Resulüdür koş onlara yap yeni hayatına hazırlık
Yapmazsan çekersin hem dünyada hem de ahirette cefa ve ceza,
kalma gerisi zaten mezarlık.

O Rahman gönderdi Habib’ini zülümat karanlığını delmek için
Karanlığı delip insanlığı ışığa adaletli ışığın kaynağına ulaştırmak için
Ne bakarsın hala geçen trene bakan gibi geçeni anlamak için
Katıl kervana insanlığın merhametine kavuş, zehir kusmamak için

Kirpiğinin oku zehir saçar deler tüm sineleri
Bırak kirpiğindeki zehir saçan bakışlarını aç o güzel sineleri
Aç o güzel sineleri bak ta gör dünyadaki tüm güzellikleri
Boyun eğme gazap ordusuna, bil kin kusar kin saçar sözleri

Bade şarap olursa içilmez imanlı iken
İçilirse O Rahmanın O Resulün yanında geçilmez İmanlı isen
İblis cennete giremez, dünyada iken,
O Rahmanın kullarına ve O Resule inanlarına verdi cefa.
Cennette süremez sefa.

İmdat için bak önünde Rahmanın Kuranı ve O Resulün sünneti
Başka kimse duymaz bu İmdat’ı.
İnanmazsan Alma O Rahmanın Kuranını, O Resulün sünnetini bekle bakalım
Kim duyacak o Feryadını İmdadını.
Mehmet Aluç©

27 Aralık 2013 Cuma

Mehmet Akif Ersoy çilenin kalesi

           Mehmet Akif Ersoy çilenin kalesi

27 Aralık 1936 yılında vefat eden İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif ERSOY’U; ölümünün 77 yılında anıyoruz.
Milli mücadele günlerinde açılan "Milli Marş" yarışmasına o gün 724 şiir katılmıştır. Para ödülü olduğu için yarışmaya katılmak istemeyen Akif, Maarif vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver'in ısrarı üzerine "Kahraman Ordumuza" adadığı şiiriyle yarışmaya girer ve birinci olur. Türk halkının bağımsızlık duygusunu yansıtan ve milli mücadele azmini artıran "İstiklal Marşı" ile Mehmet Akif, içinde yaşadığı toplumun milli duygularını dile getiren "Millî Şair”imiz olarak anılmaktadır.
"Asım'ın nesli... Diyordum ya..."...
Ömrü boyunca, ilmin irfanın kucağında bir "Asım nesli" yetişmesi için çalıştı... Akif; doğruluktan şaşmayan, özü sözü bir, yılmaz bir hakikat savunucusu. Tevazu içinde yaşadı, şöhretin seline kapılmadı... Allah'tan başka kimseden korkmadı ve kimsenin önünde eğilmedi. Büyük milletin kahramanlık destanını o yazdı... "Çanakkale Harbi" ve "İstiklal mücadelesi", anlamını onun mısralarında buldu.

Safahat
Mehmet Akif'in Safahat ismini verdiği eseri, hayatından ve Türk insanının gerçekleriyle örülmüş canlı hayat tablolarından oluşmuştur. İslamcı şair olan Akif, zühd içindeki bir derviş değil, hayatın ve gerçeklerin içinde mücadele eden, bağıran, kendini ortaya koyan toplumcu bir şair ve dava adamıdır. Devrinin sosyal-siyasi yapısı, onun şiirlerinde büyük yer tutar. Mehmet Kaplan'ın ifadeleriyle "Türk edebiyatında onun kadar içinde yaşadığı devri, bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur denilebilir. Safahat, adeta muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir romana benzer: Sokak, ev, kulübe, saray, meyhane, cami, köy, şehir, fakir, zengin, dindar, dinsiz, cılız, pehlivan, korkak, kahraman, halk, yüksek tabaka, münevver, cahil, yerli, yabancı, Avrupa, Asya, ticaret, siyaset, harp, sulh, şehircilik, köycülük, mazi, hâlihazır, hayat, hakikat hemen hemen her şey Akif'in duyuş ve görüş sahnesine girer. Ve bunu yalnız şiirle değil, bütün ifade vasıtalarıyla anlatır: Tasvirler yapar, portreler çizer, hikâyeler söyler, fıkralar anlatır, konuşmalara başvurur, vaaz eder. Komik, trajik, öğretici, hamasi, lirik, hakimane her olayı, her tonu kullanır. Bu suretle Akif, şiirin hududunu nesir kadar, edebiyat kadar genişletir; hatta edebiyatı da aşar, onu hayatın da kendisi yapar."
Kelime olarak "Hayatın değişik yüzleri, görünümleri" anlamına gelen Safahat, yedi kitabın da ortak adıdır. 1911 yılında ilk şiir kitabı yayımlandığında "Safahat" adını taşımıştır. Şairin daha sonra yayınladığı diğer kitaplar "ikinci kitap", "üçüncü kitap" olarak adlandırılır ve kendilerine ait alt başlıklar taşırlar. Safahat adı altında bir araya gelmiş kitaplarının alt başlıkları sırasıyla şunlardır: 
Mehmet Akif Ersoy’u ne kadar tanıyoruz? Akif denilince yarım yamalak bir biyografi, safahatından bir iki şiir onu hakikaten anlamamıza yol açar mı bilmiyorum?  İstiklal Marşı ve birkaç destan şiirinin dışında millet olarak ne kadar biliyoruz? Üzerinde durulması gereken konular var Akif’le ilgili.  Akif’in esasında bir hüzün şairi olduğunu,  bir yalnız adam olduğunu, hayatının 11 yılını uğruna istiklal marşı yazdığı vatanından ayrı geçirdiğini, fakirlik içinde geçirilen bir ömür yaşadığını, oğlu emin ERSOY’UN hüzünlü hikâyesinin sonunda bir kamyon karoserinin içinde ölü bulunduğunu bilmeden anlayamayız Akif’i.  Tarihle yüzleşmek adına bunları bilmek durumundayız. Bu vatanın kendi evlatlarının kıymetini bilmesi adına gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Bu yüzden Hicran Şairi Akif’i tanımalıyız. Onu tanımanın en önemli yollarından biri Safahatını anlamakla gerçekleşecektir. Safahatının ara sokaklarında bir yolculuğa çıkarak aslında bilinen ancak tanınmayan Akif’le tanışalım. Tanımak içinde, Akif’in şiirlerini hangi bağlamda yazdığını anlamaya çalışalım.

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
 Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
"Yandık!"diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i,
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn'i!...
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz'ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta?
Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta?
Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş'al-i vahdet,
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!
Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?
Lâ yüs'ele binlerce sual olsa da kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki mâbed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
4 Cemaziyelevvel 1331 - 28 Mart 1329 (1913)



  İSTİKLÂL MARŞI

- Kahraman Ordumuza -

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakkı'ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
Rûhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli.
Bu ezanlar - ki şahâdetleri dinin temeli -
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım,
Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!
----------------
 Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!
İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana...
Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!
Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.
Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız ?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?
Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!...
“His” denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Pâyitahtından bugün taşmazdı sarhoş nâ’rası!
Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanmışlar yutmadan son lokmayı!..
Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:
Hâlimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!
Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz...
Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zirâ haliniz:
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!
Davranın, zîra gülünç olduk bütün bir âleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdâdımızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!

13 Haziran 1329 (1913)



Ruhu şad olsun nurlar içinde yatsın çilenin kalesi vatan millet aşkı ile yaşayan çoğu zaman sürgünde hapislerde geçen dava adamı gönül dostu üstadımız nurlar içinde yatsın..

26 Aralık 2013 Perşembe

MANİLER GÜZELLER SÖZLER



MANİLER GÜZELLER SÖZLER
Nefsin şişmanı
Rezil eder insanı
Her sofraya eğrilir
Lakin bu doğru değildir
Her söze kanılmaz
Fazla yemek için başka masaya oturulmaz
Her lokmada kolay kolay yutulmaz
Sıhhatli olmak olsun senin
Mutlulukla sıhhatle geçsin ömür hepimizin için
Olur, sana herkes hayran
Köpürmüş bak sofrada bekliyor ayran
Sıhhat için az yersen bal akar
Her yediğin sana yarar
Her şeyin azı karar
Çoğu da zarar
Doğruyu söylesin diller
Her daim açsın güller
Gülün dalında ötsün bülbüller
Hiç solar mı sevgi ile bakılan sulanan çiçekler
Yorulur mu güzelliğe güzellikle güzel bakan o gözler
Ben kime söylüyorum ey nefsim bak yine etrafa sofralara bakar gözlerin
Şimdi boşa mı gitsin bu sözlerim
Mehmet Aluç©


25 Aralık 2013 Çarşamba

DÜŞÜNCELERE AYDINLIK


DÜŞÜNCELERE AYDINLIK
Düşüncelere aydınlık Kuran Resul ile iman ile gelir 
Problemlere çözüm ve açmazlara açıklık getiren Kuran’dır Resuldür imandır
Varlığın gayesi yolu anlamı çekirdeği ve meyvesi olduğu halde
Günümüzde çıkmaza düşen
Nefis şeytan çıkmazında titreyen
Yolunu şaşırana yol olan yön veren
İnsanı ıstırap içinde çıkmazda çıkaran
İçinde bulunduğu girdaptan alıp, yol açan
Kutlu bir miraç çizgisinde öteler ötesine çıkarıyor Kuran Resul iman
İnsanı karanlıklardan aydınlığa
Yerlerin basıklığından acımasızlığından göklerin enginliğine
Kölelikten hürriyete çağırıyor Kuran Resul
Aydınlık geniş ve masmavi bir ufka doğru götürüyor
Taşlaşan kalpleri yumuşatan
Merhamet ile dolduran
Yoldaki yolcuyu anlatan
Kutlu nurlu Kuran Resul yoluna yolcu olunması gerektiğini hatırlatan
Kendini anlamasını başkalarını da anlamasını sağlayan
Farklılığın Kuran Resul ile olduğunu söyleyen
Gözleri, kulakları, aklı, teni, ruhu, kalbi alabildiğine açık eyleyen
İçini dışını açık eyleyen nur ile dolduran
Hasret gönüllere vuslatı ulaştıran
Hayatın yaşamın anlamı gayesi Kuran ve Resul ile yaşamak yaşatmaktır
Mehmet Aluç

YÜREĞİMİZDE HASRET


YÜREĞİMİZDE HASRET
Yüreğimizde hasret
Gecenin soğuk yüreği
Özlemlerimiz
Titreyen anılarımız
Binlerce ahin alındığı anlarımız
Sabır dualarımız her an taptaze zamanlarımız
Hasretimiz alabildiğince dipdiri yarınlarımız
Özlemlerimize tırmandıkça vuslata doğru koşmalarımız
Gözyaşlarımızda mutluluk coşkusu dile gelir vuslat ile her anlarımız
Suskunluğumuz çok kıymetlidir bilinirse heyhat 
O an özlemlere kavuşturan vuslat
Vuslatın gece yarısını vurduğu özlem dolu o anlarda
Hasreti özleme kavuşturan
Özlemi vuslata dönüştüren o suskunluğumuz değeri anlaşılır pırıl pırıl
Gözlerimizde mutluluğun cennet kokusu yansımaya başlar
Hüzün dolu o bakışlar sessiz terk edilişlere takılı kalır
Bir o kadar da yok oluş eklenir yok olur gider
Mehmet Aluç

24 Aralık 2013 Salı

YÜREĞİMİZDE HASRET



YÜREĞİMİZDE HASRET

Yüreğimizde hasret
Gecenin soğuk yüreği
Özlemlerimiz
Titreyen anılarımız
Binlerce ahin alındığı anlarımız
Sabır dualarımız her an taptaze zamanlarımız
Hasretimiz alabildiğince dipdiri yarınlarımız
Özlemlerimize tırmandıkça vuslata doğru koşmalarımız
Gözyaşlarımızda mutluluk coşkusu dile gelir vuslat ile her anlarımız
Suskunluğumuz çok kıymetlidir bilinirse heyhat 
O an özlemlere kavuşturan vuslat
Vuslatın gece yarısını vurduğu özlem dolu o anlarda
Hasreti özleme kavuşturan
Özlemi vuslata dönüştüren o suskunluğumuz değeri anlaşılır pırıl pırıl
Gözlerimizde mutluluğun cennet kokusu yansımaya başlar
Hüzün dolu o bakışlar sessiz terk edilişlere takılı kalır
Bir o kadar da yok oluş eklenir yok olur gider
Mehmet Aluç

22 Aralık 2013 Pazar

ANLAMSIZ CEVABI OLMAYAN SORULAR 1



ANLAMSIZ  CEVABI OLMAYAN SORULAR 1
1-Üç basamaklı en küçük tam sayı ile üç basamaklı en büyük tam sayının toplamı kaçtır?
Bu çok mu önemli?
Üç basamaklı asgari ücretle günde 30 TL kazanarak zar zor karnını doyuran vatandaş kışın odunsuz kömürsüz soğuk odada nasıl oturulur bu sorunun cevabını bulun ve çare olun…
2-Dünyanın çevresi kaç kilometredir?

Kaç Kilometre ise Kaç Kilometre ne yapılacak? Dar gelince genişletilecek mi daha da mı dar hale getirilecek? Asgari ücretle çalışan aybaşını getiremeyen, çocuğu kışın üşüyerek geçiren bir babanın çocuğuna bir kışlık pardösü alamadığı odun kömür olmadan battaniye ile ısıttığı odasını içine düştüğü açılmazlık kahır oluş zindanı kaç kilometredir veya kaç santimetredir içine sığamıyor dünya bile ona dar geliyor.. Bunu ölçüp biçecek bir babayiğit var mı?
MEHMET ALUÇ

Yayınlarım

Sedat Uçan Müsaden Var mı Ya Rasulallah