Bu Blogda Ara

hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2016 Perşembe

Dostsuz Gönlün Virane Olur


 
dostsuz kalmak ile ilgili görsel sonucu
 
Herkesin omzundadır hayatı ömrü dostu sırdaşı yaşı
Taşırken omzunda sakın ola eğmeyesin sen o kaşı
 Ömür yaş dediğin bir gün kesilir başı
Geride gönül kalır sakın içini boş bırakma doldur
Hakka varınca eli gönlü boş gitme, bu ne kötü andır
 
Dostu ömrü hayatı kulun bu dünyada yanında olan sırdaşı
Dostunla ömrünü al var muhabbetle otur durma kur bağdaşı
Bu dünyada Müslümanız çok şükür herkes birbirinin kardeşi
Hakka varınca eli gönlü boş gitme, bu ne kötü andır
 
Dönme hak yolunda kalma dostsuz akıtırsın kahırla gözyaşı
Seni gören kendisini hakkı anımsasın geniş olsun gönül anlayışı
Tekâmül ile gez gönülleri başkalarında değil kendinden bil yanlışı
Hakka varınca eli gönlü boş gitme, bu ne kötü andır
 
Sevinç keder gözyaşı dostsuz sabırsız inan bu dünyada geçmez
Sen paylaştıkça sevdikçe kederlerin gözyaşın o an anında biter
Birde hayırda şer şerde hayır var diyen Rahman’a varınca yükün iner
Hakka varınca eli gönlü boş gitme bu ne kötü andır
 
Döküldükçe ömrün yaprakları dostların toplar ardın sıra
Dost ile varılır hak yoluna derdi kederi paylaşarak nura
Bu ömrümüzü Rabbim dost anına göre bir saat gibi kura
Hakka varınca eli gönlü boş gitme bu ne kötü yoldur
 
Kul Mehmet’im dostsuz gönlün virane olur bunu sen unutma
Dostun gülüşü cennet gülüşüdür sakın ola onu yolda bırakma
O sana varıp gelmez ise sen durma hemen var yanına sen durma
Hakka varınca eli gönlü boş gitme bu ne kötü yoldur
 
Mehmet Aluç-Kul Mehmet

14 Eylül 2015 Pazartesi

Bedeni Hayatı Ömrü Savunmasız Bırakan Nedir? Bedeni Ömrü Hayatı Savunan Nedir?

Bedeni Hayatı Ömrü Savunmasız Bırakan Nedir?Bedeni Hayatı Ömrü Savunmasız Bırakan Nedir?


  Merhamet gönülde sabit değilse nefret sahibi hiç bir zaman önünü net bir şekilde göremez. Kimi zaman değil, her zaman önünü net görmeyecek ve doğruları mutluluğu sevinci hiç hissedemeyeceği, bir şekilde değişecektir. Bu ani değişim çok daha yavaş bir şekilde salim aklını, fikrini, ömrünü yok edecektir, yokluğun uçurumuna sürükleyecektir. Kabiliyet denilen becerisini yok ederek, bu nefretini kontrol altına alması da güçleşecektir. Nefretle izole olmuş beyni bir zaman sonra duracak, çeşitli düşünce ve fikir olmayınca akıl-stop-diyecektir bedene! Artık beden genetik olan nefret ile hızla çökecek, zaten suni olan nefret ile mutluluk ve özgürlüğün kapısı açılacağı, savlarının yalan olduğu gerçeği ile umutsuz desteksiz kalacaktır.

  İşte bu nefretinde kurtulmak için bir adım attığında burada en önemli nokta, şahsi yaşam amaçları ve fikirsiz fikirlerini terk ederek ne olursa olsun, Yüce İslam dinin yaşam amacı olduğu gerçeğini anlaması ve ters olan yönünü çevirerek, yeniden umutla dirilişle Yüce İslam'ın tek mutluluk ve kurtuluş kapısı olduğunu idrak ederek yönünü Yüce İslam'a çevirmesidir. Bir anda yaşam alanındaki nefret ateşinin söndüğünü ,insanların birbirine çok yakın olduğunu, mutluluğun çok ama çok güzel olduğunu Yüce İslam dini içinde birçok çeşitte insan ve fikirlere zorlamadan saygı duyduğunu içinde bin bir çeşitlilik olduğunu anlayacak. 

  Daha önceki nefret dolu hayatının içerisinde hiçbir çeşitlilik olmadığı gerçeği ile pişmanlığı ile kalacaktır. Etkisiz kalan nefret kin ve diğer olumsuzluklar etkisiz durumda kalacak ve hayret içinde sevinç içinde kalacaktır.

   Geniş bir imanlı bilgiye sahip olmayan insanlar, çok kolayca aldatma ve yalanla insanların yalan ve manipülasyonlarına(kendi bilgileri dışında veya istemedikleri hâlde etkilemesine )  hali ile kanarak, gerçekle alakası olmayan savların peşinde gidecek gerçekten uzaklaşacak ve hayattan ve yaşamadan soğuyacaktır... Nefret ile gelen sinir ve hırs dalgaların sinir uçlarına ömre bedene hayata tahribatı dışında, vücutta nefretin açısı, şiddetin acısı olarak kalıcı olarak kalacaktır. Nefret etmeden önce nefretin bedenimize ömrümüze ne kadar zarar vereceğini bilmemiz mümkün değildir ama sonucuna katlanmak ve acısını çekmek pek mümkündür. 

   Her adım attığımızda fayda ve zarar ikilisini düşünerek yanına veya gönlümüzde nur İslam alalım hiç bir zaman zararlı çıkmayız. Sadece nefret neden zararlıdır dersek, açtığı hasarları tamir ve koruma mekanizmasının olmamasındandır. Ama her an her zaman bedeni ömre karşı hasarları, düşünceye karşı hasarlı olanları tamir eden Nur İslam'ı alalım yolumuza devam edelim merhametle gülümseme ile. Selam ve dua ile kardeşlerim

Mehmet Aluç (Kul Mehmet)

28 Ağustos 2015 Cuma

Bedeni Hayatı Ömrü Savunmasız Bırakan Nedir? Bedeni Ömrü Hayatı Savunan Nedir?


 Merhamet gönülde sabit değilse nefret sahibi hiç bir zaman önünü net bir şekilde göremez. Kimi zaman değil, her zaman önünü net görmeyecek ve doğruları mutluluğu sevinci hiç hissedemeyeceği, bir şekilde değişecektir. Bu ani değişim çok daha yavaş bir şekilde salim aklını, fikrini, ömrünü yok edecektir, yokluğun uçurumuna sürükleyecektir. Kabiliyet denilen becerisini yok ederek, bu nefretini kontrol altına alması da güçleşecektir. Nefretle izole olmuş beyni bir zaman sonra duracak, çeşitli düşünce ve fikir olmayınca akıl-stop-diyecektir bedene! Artık beden genetik olan nefret ile hızla çökecek, zaten suni olan nefret ile mutluluk ve özgürlüğün kapısı açılacağı, savlarının yalan olduğu gerçeği ile umutsuz desteksiz kalacaktır.

İşte bu nefretinde kurtulmak için bir adım attığında burada en önemli nokta, şahsi yaşam amaçları ve fikirsiz fikirlerini terk ederek ne olursa olsun, Yüce İslam dinin yaşam amacı olduğu gerçeğini anlaması ve ters olan yönünü çevirerek, yeniden umutla dirilişle Yüce İslam'ın tek mutluluk ve kurtuluş kapısı olduğunu idrak ederek yönünü Yüce İslam'a çevirmesidir. Bir anda yaşam alanındaki nefret ateşinin söndüğünü ,insanların birbirine çok yakın olduğunu, mutluluğun çok ama çok güzel olduğunu Yüce İslam dini içinde birçok çeşitte insan ve fikirlere zorlamadan saygı duyduğunu içinde bin bir çeşitlilik olduğunu anlayacak. Daha önceki nefret dolu hayatının içerisinde hiçbir çeşitlilik olmadığı gerçeği ile pişmanlığı ile kalacaktır. Etkisiz kalan nefret kin ve diğer olumsuzluklar etkisiz durumda kalacak ve hayret içinde sevinç içinde kalacaktır.
Geniş bir imanlı bilgiye sahip olmayan insanlar, çok kolayca aldatma ve yalanla insanların yalan ve manipülasyonlarına(kendi bilgileri dışında veya istemedikleri hâlde etkilemesine )  hali ile kanarak, gerçekle alakası olmayan savların peşinde gidecek gerçekten uzaklaşacak ve hayattan ve yaşamadan soğuyacaktır... Nefret ile gelen sinir ve hırs dalgaların sinir uçlarına ömre bedene hayata tahribatı dışında, vücutta nefretin açısı, şiddetin acısı olarak kalıcı olarak kalacaktır. 


Nefret etmeden önce nefretin bedenimize ömrümüze ne kadar zarar vereceğini bilmemiz mümkün değildir ama sonucuna katlanmak ve acısını çekmek pek mümkündür. Her adım attığımızda fayda ve zarar ikilisini düşünerek yanına veya gönlümüzde nur İslam alalım hiç bir zaman zararlı çıkmayız. Sadece nefret neden zararlıdır dersek, açtığı hasarları tamir ve koruma mekanizmasının olmamasındandır. Ama her an her zaman bedeni ömre karşı hasarları, düşünceye karşı hasarlı olanları tamir eden Nur İslam'ı alalım yolumuza devam edelim merhametle gülümseme ile. Selam ve dua ile kardeşlerim

Mehmet Aluç (Kul Mehmet)

9 Mart 2015 Pazartesi

Aşıklarımız Hayatı ve eserleri...

Aşıklarımız,

Ali Baki


Faydasız sohbette bulunma zahit
Aşık meclisinde irfan isterler
Surete bürünüp olma mukallit
Sadakat babında burhan isterler

             Ali Baki gönül olmazsa ayık
             Doğmaz can evine nur-i hakayık
             Olmak için ali makama layık
             Ulu padişahtan ferman isterler



   1897–1956. Merzifon’un Harız (şimdiki adı Gümüştepe) köyünde doğdu. Babası, devrinin büyük aşıklarından Sıdkı Baba, annesi Alaca’nın İmadhöyüğü köyünden Hatice’dir.

Bin üç yüz on üçte dünyaya geldim
On iki yaşımda ben öksüz kaldım
Sinnim on yedide bir mahlas aldım
Şuaradan Sıdkı Baba oğluyum

Ali Baki’nin çocukluğu köyde geçti. İlk eğitimi babası ve sürekli gidip geldiği Hacı Bektaş Dergahından aldı. Sıdkı Baba’nın Hacı Bektaş Dergahında aldığı eğitim, misyon ve şairliği düşünüldüğünde, Ali Baki’nin babasından aldığı eğitimin derecesini anlaşılır.

Ali Baki’nin daha ilk gençliğinden itibaren içlerinde Yanbolulu Ali Türabi Baba da olmak üzere birçok başka aşık/şairin eserlerini kaleme alıp divanını tutması, kendi şiirlerini kendi eliyle yazarak cönkler oluşturması, şiirlerinde ortaya çıkar dilinde Arapça Farsça kelimelerin yanında, bazı ayetlerinde geçmesi onun aldığı eğitimin düzeyi açısından yeterli delil sayılır.

Bunun yanında şairlik eğitimi de Sıdkı Baba tarafından verilmiştir. Çoğu zaman babasının yanında oluşu, hatta onunla doğu cephesine gönüllü alaya katılarak gitmesi, bazı seyahatlerde bile yanından ayrılmayışı, gittiği yerlerde ve özellikle inanç merkezli yerlerde birçok aşıkla karşılaşması şüphesiz şairliğinin ilerlemesinde etkili olmuştur.

1915 yılı buhranlarında, kendisi de şair olan Şeyh Cemaleddin Çelebi başkanlığında oluşturulan Gönüllü Mücahidin Alayına, babası yüzbaşı rütbesiyle, kendisi de babasının yanında bu alaya katılarak, doğu cephesine gitti.

Ali Baki, askerliğini Amasya’da yaptı. Askerlikte terzilik ve marangozluk öğrendi. Askerlik dönüşü Harız’da terziliği, ihtiyarlık ve hastalığı sebebiyle takatten kesilinceye dek de marangozluğu sürdürdü.

Babasının bazı gezilerine katıldı. Bulunduğu her yerde bilgisi ve hilmi ile öne çıktı. Gerçeği ve sahip olduğu düşüncesini açıkça savunmuş yeri geldiğinde bunu çekinmeden ifade etti. Halk tarafından sevildi, yüksek derecede saygı duyuldu. Bu özellikleri yaşayanlarca övgü ile anlatılmaktadır. Hizmet anlayışı ile köyünde fahri imamlık yapıp, ayini cemde yer aldı. Köy ve insanlık lehine olan oluşumlarda yer aldı. Kendi köyünden Safiye ile yaptığı evlilikten 3 erkek 3 kız 6 çocuğu oldu. Soyadı kanunundan sonra Gül soyadını aldılar.

Son yıllarında rahatsızlandı ve Adana’da görevli olan oğlu Muhsin Gül’ün yanına gitti. 1956 yılı Aralık ayı sonunda Harız’da vefat etti. Sözlü vasiyeti gereği köy mezarlığı haricinde Göğce Dede tepesinde toprağa verildi. Kendisi gibi şair olan küçük kardeşi Hamdullah’ın mezarı da buradadır.

Ali Baki, öteki şairlerin yanında kendi şiirlerini de yazarak biraraya topladı. Divanı Ali Baki adıyla 3 defterden oluşan ve 1000’in üzerinde olan şiirlerinin oğlu Muhsin Gül tarafından yayını tasarlanmaktadır.

Kerem Eyle adlı ilk şiirini 17 yaşında yazdı.

Halk edebiyatı geleneğinde görülen »bade« kavramı Alevi-Bektaşi edebiyatında daha çok »dolu« olarak geçmektedir. Bu boyutuyla »dolu« içme durumu Ali Baki’de de gündeme gelmektedir. Bu durumu bazı şiirlerinde şöyle dile getirmektedir:

Tarikat babında açtı yolumu
Dest-i paki ile sundu dolumu
Marifete doğru açtım kolumu
Çektim bu sineme hakikat aldım

Koydu mahlasımı hem Ali Baki
Şükür maksuduma kıldı mülaki
Hak yolunda yoldaş eyledi aşkı
On yedi yaşımda icazet aldım

Doluyu, Merzifon’un ulularından Horasan kökenli Piri Baba elinden aldığını şiirlerinde işlemektedir.

Piri Baba Sultan girdi düşüme
Ellerinden dolu sundu bu gece
Muhabbet levhasın taktı döşüme
Gönül hanesine kondu bu gece

Çöğür ve cura çalan Ali Baki, şiirlerinde, tasavvufun yanında sevda, doğa, (özellikle dar düşünceye) hiciv konularıyla birlikte hemen her konuyu işlemiştir. Koşma (11’li) ve semai (8’li) türünde şiir yazmıştır.

Şiirleri genelde 5 dörtlükten oluşan Ali Baki, bunun yanında 3, 7 ya da 9 dörtlükten oluşan örnekler de vermiştir.

Ali Baki’nin burada yer alan tüm şiirleri ilk kez yayınlanmaktadır.


Eserlerinden bazıları:

Kerem Eyle

Tamire muhtacım şahım efendim
Düzelt kamburumu yon kerem eyle
Aşkın kapısın aç çözüver bendim
Olmasın yüreğim hun kerem eyle

Baltadan çıkmayım sürersen rende
Bu mürde kalbimi edersin zinde
Himmetin bahrine gark olam ben de
Bu aşkın badesin sun kerem eyle

İntizar çektirme uzundur yollar
Bekliyor ben gibi nice bin kullar
Nevbahar erişsin açılsın güller
Gönül bahçesine kon kerem eyle

Herkesi dahil-i irfan edersin
Sevdiğine lutfun ihsan edersin
Niçün benden böyle nihan edersin
Bana da yönünü dön kerem eyle

Firkatın narına eyleme ihrak
Benide kapında gel eyle çırak
Bu Ali Baki’nin haline bir bak
Hasretle geçmiyor gün kerem eyle


Olmayınca

Aşıka dünyanın zevki görünmez
Sineye çekmeye yar olmayınca
Muhabbet libasın kimse giyemez
Hak aşkı kalbinde var olmayınca

Aramayan isteğini bulamaz
Gönül arzusuna vasıl olamaz
Pervane dünyadan lezzet alamaz
Cismini yakmaya nar olmayınca

Leyla halk olmasa Mecnun olmazdı
Şirinsiz Ferhat da kaya delmezdi
Güllerin kıymetin kimse bilmezdi
Gülşende bülbül-i zar olmayınca

Takdirde olacak olur kaçılmaz
Güneş doğmayınca ziya saçılmaz
Aşkın bahçesinde güller açılmaz
Etrafın çevirmiş har olmayınca

Dertli olan derdin tabibe deşer
Aşık olan aşkın narında pişer
Ali Baki böyle aşka mı düşer
Nitekim ucunda kar olmayınca


Güzel

Sevdana düşeli bin parelendim
Kurudu çeşmimin yaşları güzel
Gamzen oku değdi çok yaralandım
Sızılar bağrımın başları güzel

Aşkınla eseri meyhane oldum
Yandım ateşine pervane oldum
Al tımarhanene divane oldum
Görünce o hilal kaşları güzel

Ali Baki derdim gelmez beyana
Hasretinle bağrım döndü biryana
Yeter kar eyledi gayri bu cana
Adûnun attığı taşları güzel

Kaynak:http://www.radyodoga.com.tr/Ozanlar-24-ali-baki.aspx

25 Şubat 2015 Çarşamba

Aşık Büryani hayatı ve eserleri...

Aşık Büryani



Cevahirden köşkün yapıp otursa
Altın tabak ile taam getirse
Pir mürşidi bilmez yolu yitirse
Menzil almaz yola gitse ne fayda


            Büryani çağırır eleman aman
           Kerbela gülüdür billah bu zaman
           Dilde beli deyip gönülde güman
           Hak'ka ikrar verdim dese ne fayda


      1926 yılında Kısas'ta doğmuştur. Asıl adı Hamdullah Aykut'tur. Aşık Dertli Divani'nin de babasıdır. Önce Hamdullah sonra Kemteri mahlasıyla tapşıran aşık, Büryani mahlasını nasıl aldığını el yazması defterinde şöyle anlatmaktadır. "23.3.1977 günü Hacı Bektaş-ı Veli evlatlarından Muharrem Sefa Efendi bize geldi. Yanında Gazi Antep'in Haral Köyü'nden Ali Dede, Adanalı Mürteza Dede ve hanımı bize geldiler. 23 Mart'ı 24'e bağlayan gece muhabbete başlandı. Aşık arkadaşlardan deyiş söylemeye fırsat bulamadım. Halime agah olan o Sultan nutkeyledi. Üç parça söyledim. İrticalen söyleyişimizi çok şükür kabul kıldı. Mahlasımı Büryani koydu.''

Hamdullah Aykut o gece irticali söylediği deyişinin son dörtlüğünü şöyle bitirir;
''Arşın demanında Nebi-yi zişan
Akıl idrak etmez bu sırra insan
Hamdullah ciğerim olmuştur Büryan
Yandım ateşine İmam Hüseyin''

M. Sefa Efendi son mısrada büryan sözcüğünü duyar duymaz Hamdullah'a, Büryani diye seslenir ve mahlasını koyar. Ondan sonra aşık şiirlerinde Büryani diye tapşırır. Dedelikte yapan Büryani Kısas'ın eşrafından olup güçlü aşıklarındandır. Eski ve yeni yazıyı bilen, çok kitap okuyan ileri görüşlü Aşık Büryani 7.11.1990 tarihinde vefat etmiştir.



Harran'da Bir Türkmen Köyü: Kısas
Halil Atılgan - Mehmet Acet
Kültür Bakanlığı


Eserlerinden bazıları:

NE FAYDA

Cevahirden köşkün yapıp otursa
Altın tabak ile taam getirse
Pir mürşidi bilmez yolu yitirse
Menzil almaz yola gitse ne fayda

Doğuştan insanda Hak hal olmasa
Malı canı Pir uğruna vermese
İkrara bend'olup gelmezse
Yol oğluyam dese ona ne fayda

Büryani çağırır eleman aman
Kerbela gülüdür billah bu zaman
Dilde beli deyip gönülde güman
Hak'ka ikrar verdim dese ne fayda


BİLMEM NE HALDIR

Var mı bencileyin bir bahtı kara
Açıldı yürekte her türlü yare
Vardım bir tabibe melhemi süre
Sürmedi sultanım bilmem ne haldır

Erenler kapısı dar'ül amandır
Muradım ki aşkın narına yandır
Gönüller sultanım tahtıma kondur
Konmadı sultanım bilmem ne haldır

Kusurum günahım gayette çoktur
Gafur'sun Rahim'sin şek şüphem yoktur
Kuiuna mürvetin ihsanın çoktur
Na ümit olamam bilmem ne haldır

Mürvete geldim ey nesl-i Hünkar
Affetmek şanındır edemem inkar
Hel ata şanında oldu aşikar
Dokuza bağladı bilmem ne haldır

Epsem ol Büryani bulunur çare
Kadir Mevla'm sen bildir yare
Hele noksanını özünde ara
Sabreyle ey gönül bilmem ne haldır         GELDİK BU HANA

Gel beri güftumu güş eyle gafil
Bilmez misin niye geldin cihana
Elest ü bezmini hele bir düşün
İspatı imtihan geldik bu hana

Şu fani dünyanın sefası yoktur
İkrar bend olana cefası çoktur
Dört kapı kırk makam cümlesi haktır
Var ilet özünü şah-ı hübana

Vefasız bu yola basamaz kadem
Fehmeyle bu sözü adem ol adem
Zikreyle Muhammet Ali'yi her dem
Der Büryani vuslat olduk canana


SULTANIM

Canlı cansız cümlemiz bir nesneden
Varoluyor bu bir hikmet sultanım
Canana akıtır bu can-ı beden
Kabul etmek cana minnet sultanım

Sevip aşık olmak ezelden bahtım
Yar sana kadimdir ikrarım ahtım
Senin çün bezendi sinemde tahtım
Aha teslim oldum hükmet sultanım

Büryani'yem geldim mürvete düştüm
Canımdan malımdan serimden geçtim
Gerçi ezel aşkın meyinden içtim
Dest-i kudretinle lütfet sultanım
Kaynak: http://www.radyodoga.com.tr/Asiklar-14-asik-buryani.aspx

19 Şubat 2015 Perşembe

Aşık Reyhani-Hayatı ve Eserleri

Aşık Reyhani




 1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde
doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.
Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.
Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.


Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.
İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.
Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.



Reyhani'yim n'olur beni inandır
Yanarken bir yudum su ver de kandır
Yalvarırım seher vakti uyandır
Rüzgarlardan sorup sorup ağlayım


ESERLERİNDEN BİR DEMET


BENİ 1
Behey rüzgar gider isen canana söyle beni
Lütfü ve keremi çoktur yakmasın böyle beni
Ben bu derde düş olalı bana Mecnun dediler
Ben nasıl Mecnun'um bilmem aramaz Leyla beni

Ben bu derde düş olalı gözlerim yaşta benim
Sinemi sitem kapladı gönlüm telaşta benim
Ne dizimde kuvvet kaldı ne aklım başta benim
İpsiz bağladı felek bir kaşı yayla beni

Ey Reyhani hep düşündün dünyada han olmayı
Hiç aklına getirmedin bir kabristan olmayı
İstemem sensiz efendim tahta sultan olmayı
Bana köle deseler de sen kabul eyle beni

BENİ 2
İlahi niyazım sana düşürme garip beni
Alemin şahı Rabbena kılma muzdarip beni
Derdi senden alır isem dermanı kim neylesin
Sen bana benim demezsen kurtarmaz tabip beni

Geldi geçti gaflet ile bunca yıl ve seneler
Hep senin emrinde döner yorulmaz pervaneler
Dergahına talip olmuş tabiri divaneler
Ne olur eyle yarabbi aklıma sahip beni

Ey Reyhani neden akar durmaz göz pınarların
Gönül neylesin dünyayı olmazsa senin yarin
Birgün olup okununca cümlesi aşıkların
Yunusların arasında eyleme kayıp beni

BAĞLAR
Demedim mi gönül kalkıp yürüme
Birgün yollarını harami bağlar
Dertliysen derdini dertsize deme
Dertsiz hekim olsa yara mı bağlar

Yazılan kaderdir başa gelince
Suç sende ayağın taşa gelince
Kudretin damlası coşa gelince
Onu bent mi eyler dere mi bağlar

Oku sayfasını geçen çağların
Yaprağı dökülmüş nice bağların
Adeti böyledir yüksek dağların
Aslı'ya yol verir Kerem'i bağlar

Ben de Reyhani'yim susuz pınarım
Damlam coş ederse olmaz kenarım
Öldüğümü duysa o nazlı yarim
Bilmem al mı giyer kara mı bağlar

ŞİMDİ
Tükendi mürekkep karıştı satır
Bilemez ki katip ne yaza şimdi
Dört mevsimde ne şevk ne umut kaldı
Minnet ne bahara ne yaza şimdi

Vazgeç gafil göremezsin içimi
Sen kendinle kıyas etme suçumu
Doğuştan simsiyah olan saçımı
Söyle kim boyadı beyaza şimdi

Reyhani'yim geçti ömrüm saz ile
Gıda aldık hayaldeki haz ile
Bir ömür devrettik cilve naz ile
Naz bitti çevrildik niyaza şimdi


BİRGÜN
Deryalar yanmaz diyenler
Denizler de yanar birgün
Nehir içip doymayanlar
Damla içen kanar birgün

Çiçek solar fikir solmaz
Derya damla ile dolmaz
Evladın kötüsü olmaz
Atasını anar birgün

Sözüm söz deyip övünme
Özüm öz deyip övünme
İşim düz deyip övünme
Çark tersine döner birgün

Kesilmez mevladan umut
Bir mürşidin elini tut
Gelir rüzgar gider bulut
Elbet yağmur diner birgün

Gel Reyhani hayal kurma
Yolu bilmeyene sorma
Kendini yüksekte görme
Gökler yere iner birgün

VEREMEM
Bana derler aşık derdini söyle
Bu bir sırdır emanettir veremem
Belki dağlar kadar büyümem amma
Cevizin de kabuğuna giremem

Hasta odur sabır ile inleye
Evlat odur nasihati dinleye
Bundan sonra zevkle bakmam aynaya
Çünkü onda iç yüzümü göremem

Kulaksız işitmek dilsiz ifade
Canım cananındır edem iade
Vücut bir camidir vicdan seccade
Onun bunun çıkarına seremem

Reyhani'yim zamanım yok gülmeye
Doğar iken boyun eğdim ölmeye
Azrail gelmesin canım almaya
Bir canım var cananındır veremem


SÖYLEYİN
Beni sizden sorarlarsa dostlarım
Bir Reyhani geldi gitti söyleyin
Hayatı çileli muradı yarım
Heder etti ah tüketti söyleyin

Aldı kırık sazı kapıdan çıktı
Ağlar gözler ile gülerek baktı
Dağın ufuğunda bir akşam vakti
Güneşle beraber battı söyleyin

Ara sıra sazı verdik destine
Name yazdı yarenine dostuna
Ceketini yorgan ettik üstüne
Kolu yastık oldu yattı söyleyin

Bir duvara yaslamıştı yanını
Sılasına çevirmişti yönünü
Gurbet elde hasret yaktı canını
Sitem vurdu dert çürüttü söyleyin

Aşık Reyhani'ymiş kıldı ah u zar
Dolaştı alemi diyar be diyar
Parça parça etmiş bir deli rüzgar
Yaşı yağmur göz buluttu söyleyin

Kaynak:http://www.radyodoga.com.tr/Asiklar-9-asik-reyhani.aspx

8 Şubat 2015 Pazar

Aşık Sümmani'nin Hayatı



Sümmani'nin gerçek adı Hüseyin olup, babası Kasımoğulları'ndan Hasan'dır. 1861 yılında Erzurum ili, Narman ilçesi, Samikale Köyü'nde doğmuştur. Kendileri bu köye Kafkaslar' dan gelmişlerdir. Babası köyde çobanlıkla geçimini sağlamakta idi Hüseyin 10-11 yaşlarına geldiğinde, babasıyla birlikte çobanlık yapmaya başladı. Hüseyin'in genellikle danalarını otlattığı yer Ablaktaş'tır: Bir gün Şekerli Düzü' ne hayvanlarını otlatmaya tek başına gider. Hüseyin, kendisine doğru bir atlının geldiğini görür. Atlı, Hüseyin'e selam verir ve adını öğrenmek ister. Çok aç olduğunu söyleyip ondan ekmek ister. Köylerinde nerede misafir olabileceğini sorar. Hüseyin üç arpa ekmeğinin yarısını atlıya verir. O' nun bu cömertliği hoşuna gider ve der ki:
-Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün okuyacaksın. Yalnız yüz tane taş say, cebine koy. Her okuyuşta bir taş atarsın. Duayı kırk gün okur ve son gün Ablaktaş'a gider. Babası ise Cuma namazını kılmak için köyde kalır. Ablaktaş'taki çeşmenin yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır. O da namaz kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış, O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan eder ve Güneş'e bakarken uykuya dalar.
Uykusunda, çeşmenin başında kırk yeşil güvercin görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç derviş belirir. Dervişler Hüseyin'e abdest aldırırlar ve birlikte namaza dururlar. Hatta bir dörtlüğünde der ki:
Vardım saf saf olup durmuş divana
Ben de el bağlayıp geçtim bir yana
Meylimi bağladım gari sübhana
O güzel Allah'ı gözler gözlerim........... 
Daha sonra Hüseyin'i ortalarına alıyorlar. Hüseyin bakıyor ki. dervişlerden birinin elinde bir tabla, üç dolu bardak var. Derviş, bunları Hüseyin' in önüne getiriyor ve
-Hüseyin, bu şerbetlerden bir tanesini iç bakalım.
diyor. Hüseyin bardakların içindekileri şerbete benzetemiyor. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da içmiyor Bunun üzerine birisi Hüseyin'in ellerini tutuyor. birisi de parmağını bardağa batırıp Hüseyin'in ağzına sürüyor. Tam bu esnada Hüseyin uykudan uyanıyor. Bakıyor ki, ne derviş var ne de şerbet. Fakat ağzında İnanılmaz bir lezzet hissediyor.
- Öylece bir daha uykuya dalıyor. Uykuda yine karşısına dervişler çıkıyor Tam eline bardağı alıp içmeye hazırlanıyor ki, dervişler şôyle diyor: 
-Oğul, buna aşk badesi derler. Sevdiğin kız aşkınadır. Kızın adı Gülperi'dir. Bedahşah kentinde Şah Abbas'ın kızıdır. Sen Onun. O da senindir. Birbirinize aşık maşuk'sunuz. Dervişlerden biri Gülperi'nin cemalini gösterir. Üç bardak Hüseyin'e. üç bardak ta Gülperi 'ye verirler. Yeşil mürekkeple yazılı bir kitap okuturlar.
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek..... 
Hüseyin uykudan uyanır ki, ne Gülperi Han var ne de dervişler. Danaları da göremeyince köyün yolunu tutar. Köye varmaya yakın bir atlıyla karşılaşır,
-Hüseyin, korkma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin için haram, der. Sümmani, anlam olarak "Sonuncu, sona ait" demektir. 
Hüseyin köye varınca annesini,. babasını uyandırır. Babası da ertesi sabah. köylülere, çobanlığı bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer, günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes. Onun hastalandığını, cin'e; peri'ye karıştığını sanır. O zamanlar sıra geceleri düzenlenirmiş. Bir akşam babasına yalvarır. gecelere katılmak İstediğini söyler. Babası da dayanamayıp götürür. Sıra Sümmani'ye gelince. bazı kimseler, O'nun çocuk olduğunu söyleyerek atlamak İsterler. Köylülerin teklifini kabul etmeyerek, türkü söylemek istediğini belirtir ve söze başlar:
Uyandım gafletten oldum perişan
Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan
Selam verdi geldi üç-beş dervişan
Lisanları bir hoş sedasın tek tek
Lisanları bir hoş eyler avazı
Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı
Dediler: Vaktidir kılak namazı
Aldılar abdestin edasın tek tek
Aldılar abdesti uyandım habran
Aslımız yapılmış hak ü turabtan
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek
Okudum harfini zihnim bu!andı
Yalelerim göz göz oldu sulandı
Baktım çar etrafa kadeh dolandı
Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek
Nuş ettim badesin gördüm rengini
Tam on sekiz saat sürdüm cengini
Yar yüzünde saydım üç beş bengini
Halhalın altında hırdasın tek tek
Dediler: Sümmani gel etme meram
Adamı çürütür dert ile verem
Sen içün dünyada kavuşmak haram
Hüdam böyle salmış kalemin tek tek
Koşma bitince köylüler şaşırır. Onun badeli Aşık olduğu anlaşılır. Fakat henüz saz çalmasını bilmemektedir. Babası ile bir gün Erzurum ' a giderler. Burada aşık kahvelerine devam eder. Sazın perdelerini ve tezene tutmasını öğrenir. Her akşam köylüyü toplayıp saz çalar. Günler ayları, aylar yılları kovalar Sümmani köyde duramaz ve sevdiğini aramaya karar verir. Önce KafKaslar'a. oradan İran'a gider. İran- Turan illerini dolaşır. Bedahşah'ı tanıyan, Gülperi'nin adını duyan bir Allah kuluna rastlayamaz Hint, Afgan topraklarına gider. Onun bir gurbeti yaklaşık beş yıl sürmüştür. Günlerden bir gün rüyasında pirini görür. Piri O'na Kırım'a bir geziye çıkmasını söyler. Sümmani yanına sofusunu alıp Kırım yolculuğuna çıkar Kışı Kırımda geçirir. Yaz gelince tekrar köyüne döner. Artık şair, hareket kabiliyetini yavaş yavaş kaybederek duraklama dönemine girmektedir.
Devrin büyük şairlerinden Erbabi'yi mat eder. Başarıları Erzurum Valisinin kulağına kadar gider. Bir süre sonra. Sümmani Pasof'a gider. Aşığı oradan Suskap köyüne Zülali'nin yanına götürürler. O sırada ünü Kars'ı, Ardahan'ı, Erzurum'u kaplamış olan Aşık Şenlik'te oradadır. Üçünden bir atışma İsterler. İlk sözü Sümmani söyler: 
          Adem Sefiyullah makam-ı peder
          Cennet' te ihvan bir kere düştü
          ''Sürün'' dedi, mollam takdir-i kader
          Cennetten dünyaya bir kere düştü

Şenlik: Hışm-ı nar içinde gülüstan gözü
          İbrahim Safa'ya bir kere düştü
          İsmail' e gelen koç kurban kuzu
          Cennet'ten Mina 'ya bir kere düştü
Zülali: Türaptan bir avuç hak aldı kaddes
         Bu zemin Ierzeye bir kere düştü
         Beytullah yerine Beytü'l Mukaddes
         Kuruldu Kabe'ye bir yere düştü
Sümmani'nin esas amacı, Şenlik ile meydan edilmekti. Günün birinde yine Samikale köyünden, Sefili isminde birisi, Aşık Şenlik'in yaşadığı. Kars'ın Çıldır ilçesinin Suhara Köyü'ne gider. Kendisini Aşık Sümmani olarak tanıtır. Fakat mat olup, sazını bırakarak köyüne geri döner. Bu olaydan hemen sonra Aşık Şenlik, Ardahan'a gider. Aşık Sümmani ile Ahmet Onbaşı da Şenlik'İn köyüne gelirler Orada. yöre İçinde önemli bir konuma sahip olan, Haşimoğulları 'ndan Celal Bey ve Şerif Bey'le karşılaşırlar. Her ikisi de, bir süre önce köye gelip kendisini Sümmani olarak tanıtan aşıktan, Onun Şenlik'le yaptığı karşılaşmadan bahsederler. O zaman, Sümmani kendi şanını kurtarmak için Aşık Şenlik'le karşılaşmak istediğini söyler. Şenlik, Ardahan'dan köye çağrılır. Neticede bir araya gelirler. Hem tatlı tatlı sohbetler ederler hem de atışırlar. Sonunda yenişemeyip, kardeş olduklarım ilan ederler. Birkaç gün sonra köyüne geri döner. Fakat zaman Gülperi'yi unutturamamıştır. Köylüleri ona rastlayıp konuşturdukları zaman, O, şu şiirini söyler:
Ervah-ı ezelden levh ü kalemden
Bu benim bahtımı kara yazdılar
Gönül perişandır alev-i alemde
Bir günümü yüz bin zara yazdılar 
Gönül gülşeninde har oldu deyu
Hasretlik ismimde var oldu deyu
Sevdiğim, sevdiğin pır oldu deyu
Erbab-ı garezler yare yazdılar
Dünyayı sevenler veli değildir
Canı terk edenler deli değildir
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazdılar
Nedir bu sevdanın nihayetinde
Yadlar gezer yarin vilayetinde
Herkes diyarında muhabbetinde
Bilmem bizi ne civara yazdılar
Döner mi kavlinden sıdk-ı adıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydine geçti bunlar aşıklar
Sümmani'yi ''Derkenara'' yazdılar
Aşık artık gerileme dönemine girmiştir. Bir gece rüyasında Gülperi. işaret almadan gurbete çıkmaması yolunda tembih eder. Bu duruma çok üzülür. Zaman zaman Erzurum'a gidip gelmektedir. Erzurum da bulunduğu günler kahvede otururken arkadaş ve dostları sözü eski günlerden açıp. Sümmani'ye Gülperi ile olan aşkını anlattırmak isterler. Artık ihtiyardır. Sazını eline alıp şu şiirini söyler.
Tarih seksen dokuz on bir yaşımda
Cem başımda iş birer birer
On sekiz yıl sürdü yarin peşinde
Akıttım gözümden yaş birer birer 
Görmedim dünyada bir şadlık demi
Geçti civan ömrüm, gülmem encamı
Her boyun sistemi, feleğin kahrı
Vurdu her taraftan taş birer birer
Sümmani'yim hani benim otağım?
Gün be gün, bulandı dalım, budağım
Devroldu devranım, çevrildi çağım
Döküldü dihenden diş birer birer
Bir gün gençliğini hatırlayıp aşk badesini içtiği Ablaktaş'a gider. Çobanlığı bıraktığından beri buraya hiç gitmemiştir. Orada oturur, uzun uzun düşünür, çalar, söyler. Artık, sadece kahvelerde çalıp söylemektedir. Bu sıralarda, Gülperi de Sümmani'den haber alamadığına üzülmektedir. Bir gün Bedahşah 'tan tellal çağırttırır. Sümmani'yi aratmak için iki kardeş görevlendirir Sümmani'yi bunlara iyice tarif eder. Aradan günler, ay!ar geçer İki kardeş Kafkas taraflarına gelirler. Birden gözlerine bir adam ilişir. Adamlara Sümmani adında birisi aradıklarını söylerler. Adamlar:
-Biz Onun akrabalarındanız. Sümmani yakında öldü. Gülperi adında bir kızı sevmişti. Bu kızın aşkı için pir elinden bade verilmişti. İşte o vakitten beri. Sümmani Gülperi'nin aşığı olmuştur. Daha ölmeden bir kaç gün evvel rüyasını görmüştü. Günlerce ağladı, son dakikasına kadar Gülperi'nin acılarını çekti. Sonunda Ona hasret gitti.
İki kardeş, Sümmani'nin ölümüne çok üzülürler. Köye dönerler ve doğruyu Gülperi'ye söylemeye karar verirler. Şah'ın sarayına yaklaşırlar, bakarlar ki bir cenaze kalkmaktadır. Bu Gülperi'nin cenazesidir.  Sümmani, Samikale Köyü'nde, 5 Şubat 1915 tarihinde vefat etmiştir.
Der Sümmani tamam oldu muhabbet
Biz varalım, siz olasız selamet
Kalktı bu karyeden çekildi kısmet
Göründü gözüme yol yavaş yavaş  

Kaynak: http://demgah.net/sayfa.asp?git=bilgi&id=172

Yayınlarım

Bugünü Elinden Alına Adam Geleceği İçin Ne Yapabilir?

  Bugünü Elinden Alına Adam, Geleceği İçin Ne Yapabilir? Cevaplarınızı bekliyorum. Mehmet Aluç